Gönderen Konu: İSLAMLAŞIYORUZ...  (Okunma sayısı 3764 defa)

MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #30 : 11 Mart 2019, 19:34:14 »
2002'den bu güne Fuhuş mirası
Ama reyiz Kur-an’ı güzel okuyor!


Allah, pisliği, AKLINI İŞLETMEYENLER üzerine ATAR (indirir)
Yunus Suresi - Ayet: 100






https://odatv.com/fuhus-mirasi-01031853.html
İlahiyatçı Abdullah Akın diyor ki:

“1924 yılında Çanakkale ve Bursa'da genelev olarak kullanılan camiler vardı!”

Tarihe hayallerinin istediği oranında nitelik veriyor!

Üniversitelerde duygula­rıyla hareket eden böyle ne çok cahil var artık…

Oysa. Gerçekler bakın ne diyor:

Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıktı. (Ki savaş Osmanlı için, Balkan Savaşı'yla 1912'de başladı. İzmir'e girilen 1922'de bit­ti. 10 yıl sürdü.)

Nüfus 20 milyondan 12 milyona düştü.

Savaşlar; ve acı sonuçla­rı toplumsal travmala­ra yol açtı. İmparatorluk çökerken insanını da yı­kıma uğrattı. Bir millet ruhen de ölüyordu.

Sorunlar çığ gibiydi. Örneğin, 1916-1922 yılları arasında intihar vakalarında büyük artış oldu!

Sağlıksız ortamlar sonu­cu çocuk ölümleri yüzde 90'a ulaştı. Yoksulluk nede­niyle kadınlar -suç olmasına rağmen- bebek düşürme­yi alışkanlık haline getirdi. Yaşam süreci 30 yaşa kadar indi…

Kumar o kadar yaygın­laştı ki, “milli afet” sayıldı. Uyuşturucu kullanımı arttı.

Ve geçim derdi fuhuşu patlattı! Yaşam mücadelesi veren kadınlar seks işçi­liğine yöneldi. Mütareke döneminde İstanbul'da 5 bin hayat kadını sokaklardaydı.

Evet. Savaşın yıkımı toplumsal yapıyı alt üst etti. Ekonomik yetersizlik ahlak gibi geleneksel normları yıktı. Fuhuş, fakir Müslüman kadınlara da sirayet etti. Keza…

Frengi, bel soğuklu­ğu hızla Anadolu'nun dört yanına yayıldı.

Fuhuş ve zührevi hasta­lıklar Osmanlı'dan Cumhuri­yet'e “miras” kaldı!

II. ABDÜLHAMİT

Cahiller, Cumhuriyet'i “genelev açan rejim” olarak göstermek istiyor. Oysa…

İlk yerleşik genelevler Osmanlı'da 1812 yılında II. Mahmut döneminde açıldı.

Resmi ilk umumha­neler ise, 1884 yılında II. Abdülhamit'in izniyle (“ker­hane yönetmeliğiyle”) Galata ve Pera'da açıldı. Arkası geldi; ardı ardına genelevler faaliyete başladı. Anadolu'ya yayıldı…

Evet, I. Dünya Savaşı yıkı­mı fuhuş ticaretini büyüttü. Seks geçim aracı, kadın­lar “sermaye” oldu. Polis raporlarına göre, İstanbul'da -804'ü Müslüman- 3 bin 104 vesikalı ve binin üzerinde kaçak çalışan kadın vardı.

1915 yılında genelev sayısı 359'a ulaştı! Artık kadına “çalışma vesika­sı” verilmeye başlandı.

Meselenin bir diğer acı yanı şuydu; denetimsizlik hat safhadaydı. Zührevi hasta­lıklar çok arttı. Evet… Kur­tuluş Savaşı tek cephede verilmedi…

Ankara Hükümeti, önce Anadolu ve sonra İstanbul'a hakim olmasıyla vahim bir soruna dönüşen fuhuşa karşı savaşa başladı.

Başta İstanbul olmak üzere ülkedeki genelev sayısı­nı 110'a düşürdü. Gizli fuhuş odaklarıyla ciddi mücadeleye başlandı.

Sadece İstanbul Emraz-ı Zühreviyye Müdüriyeti'ne kayıtlı 513 hasta kadın vardı. Hemen tedavilerine başlandı.

Ama bu zorlu mücadele hiç kolay olmadı.

Şöyle…

DİNCİ MEBUSLAR KARŞIYDI

Ah bu kafalar!

TBMM'nin 30 Aralık 1920 tarihinde kısa­ca “frengi kanunu” adıyla bilinen yasa tasarısı çıkarma­sına kimi milletvekilleri karşı çıktı. “Kadınların muayene edilmesi bölümü tamamen çıkarılsın” istediler; Müslü­man kadına dokunmak günahtı! Fuhuş ve zührevi hastalıkların artması umurla­rında bile değildi.Dr. Emin (Erkul) Bey kürsüde, “Köhnemiş be­yinler istiyor diye, halkımızın ölmesine, bir insan olarak ve bir hekim olarak seyirci kalamam” deyince meclis karıştı. Milletvekilleri; Hoca Tevfik, Şeyh Şemseddin, Yoz­gatlı Hasan, Hoca Feh­mi, Hacı Mustafa kürsüye yürüdü.

Yani… Yasalar bile güçlükle çıkarıldı. Fuhuşla mücadele hiç kolay olmadı.

“Cürm-i meşhudu”nda yakalanan kadınlar muaye­neye götürüldü. İşi bırakma­ları için yardımlarda bulunul­du. Sonuçta…

1925 yılı itibarıyla hayat ka­dını sayısında azalmalar baş­ladı. Örneğin… İstanbul'da fahişe sayısı 1926'da 869, 1927'de 793'e kadar düştü.

Ne yazık ki… Demokrat Parti iktidarı döneminde -gazino, pavyon gibi- eğlence sektörünün gelişmesiyle ge­nelev ve hayat kadını sa­yısı arttı. 1960'lar sonunda Amerikan askerleri için İstanbul genelevlerine beyaz badana yapıldı! Uzatmaya­yım…

İlk yıllarında Cumhu­riyet'in fuhuşa karşı büyük mücadele vermesi bilinmesine rağmen bugün hâlâ utan­madan “camilerin genelev yapıldığı” yalanını söylüyor­lar. Gözlerini kin bürümüş bunların.

Yüzleri varsa bugünü anlat­sınlar!

Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu'nun araştırmasına göre…

AKP'nin iktidara geldiği 2002'de -resmi ve gayri­resmi- hayat kadını sayısı 25 bin idi. Ankara Ticaret Odası'nın 2004 tarihli raporuna göre, hayat kadını sayısı 100 bindi.

A.Ü.Tıp Fakültesi'nden Prof. Dr. Ayşegül Akbay'ın 2016 yılı çalışmasına göre sayı 150 bine ulaştı!

Vesika alabilmek için 40 bin kadın genelevlerin kapı­sında bekliyordu!




MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #31 : 13 Mart 2019, 02:23:17 »


Recep’in MEDYA’sında DUYAMAYACAĞINIZ şeyler.
DİN ile uyutulurken
VARLIK FONU elden çıkıyor
100 yıl öncesini YAŞIYORUZ





Varlık Fonu satışa açıldı
12.03.2019
https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201903121038145917-varlik-fonu-satis/

Yatırım fonları tebliğine Türkiye Varlık Fonu da katıldı. Karar, Resmi Gazete'de yayınlandı.


* * *

İlk rakı fabrikasının ve birahanenin açılması,
Duyun-i umumiye ile Osmanlı’nın ekonomik olarak Batı’ya tam bağımlı hale gelmesi
Sigara üretiminin başlaması,
Genelevlerin ve gayri meşru hayatın yaygınlaşması,
Avrupa’ya şarap ihracatı yapılması,
Osmanlı Donanması’nın çürütülmesi,
Osmanlı’nın en geniş toprak kayıpları,
İslam ümmetinin dağılması Abdülhamit döneminde olmuştur.

OSMANLI’DA İLK RAKI FABRİKASI VE BİRAHANE ABDÜLHAMİT DÖNEMİNDE AÇILMIŞTIR

Abdülhamit’in İzniyle Açılan Bomonti Birahanesi

Abdülhamit döneminde ilk birahane, İstanbul’da Bomonti Kardeşler tarafından kuruldu.
Selanik'te de Olimpos Bira ve Şampanya Fabrikası açıldı. Fabrikaların arz tezkiresine
yani üretim iznine Abdülhamit kendi imzasıyla onay verdi.
Bomonti birahanesinde yılda 7 milyon litre bira üretiliyordu.
Zamanla üretim 10 milyon litreye kadar çıktı.
Trakya ve Marmara Körfezi kıyılarından Eskişehir'e kadar uzanan bölgede
halkın bira içebilmesi için “Bomonti Bira Bahçeleri” kuruldu.

Abdülhamit döneminde İstanbul ve çevresinde bira tüketimi o derece artmıştı ki
Viyana’dan bile trenle taze bira getiriliyordu.

Abdülhamit döneminde içki üretimi devletin resmi faaliyetlerinden biri haline geldi

Abdülhamit içkinin vergi düzenlemesini de yaptı. ‘‘Müskirat Nizamnameleri” yani ‘‘İçki Yönetmelikleri” çıkarttı. 7 Nisan 1886 tarihli yönetmelikle içkiden alınacak vergiler düzenli bir şekle getiriliyor, 14 Temmuz 1890’da ise, ihraç edilecek şarapların kalitesi ve vergileri belirleniyordu.

 ‘‘Halife” unvanını da taşıyan İkinci Abdülhamit’in içki konusunda yönetmelikler yayınlaması Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumun vahametini ve İngiliz derin devletinin baskısını görmek açısından dikkat çekicidir. Abdülhamit dönemine ait Yıldız ve Dolmabahçe sarayının masraf defterleri incelendiğinde, ruh ve beden sağlığına son derece zararlı olmasına rağmen saraya hangi cins şarapların, şampanya ve içkilerin girdiği kolaylıkla görülecektir. Nitekim Abdülhamit’in torunu da “Abdülhamit’in Rom sevdiğini ve içtiğini” şöyle anlatmaktadır:

Türkiye’de ilk rakı fabrikası da Abdülhamit döneminde açıldı

Padişahın Başmabeyincisi (Bugünkü Özel Kalem müdürü) ve Maliye Bakanı Sarıcazade Ragıp Paşa’nın Çorlu’daki Umurca Çiftliği’nde Rakı Fabrikası kuruldu. Bu rakı halk arasında öylesine tutulmuştu ki, 1878’de devlet borçlarının ödenmesi için altı değişik verginin birleştirilmesinden oluştuğu için Rüsum-u Sitte (Altı Vergi) diye anılan verginin en önemli kalemini, bu rakıdan alınan vergi oluşturmuştu.

Abdülhamit döneminde başka rakı fabrikaları da açıldı. Örneğin Niğde’nin Fertek kasabasında Fertek Rakısı fertek rakısı şu anda yok üretilmeye başlandı. Boğaziçi, Ruh, Âlem, Deniz Kızı bu rakılar şu anda yok  gibi rakılar birbirleriyle yarışır olmuşlardı. Saray görevlilerinin bile rakı ürettiği Abdülhamit döneminde, en çok tüketilen rakılarından bir diğeri de Üzüm Kızı rakısıydı. Buna  tanıtım resmi nedeniyle halk “Kızlı Rakı” derdi. İnsan sağlığına son derece zararlı olan, toplumsal düzenin ve ahlakın bozulmasına sebep olan içkinin bu derece yaygınlaşması Osmanlı’yı hızla çöküşe sürükledi.

Abdülhamit döneminde içki üretimi ve tüketimini gösteren grafikler

 

Sadece 1896 yılında toplam şarap üretimi yaklaşık 86 milyon kilo

Rakı üretimi 14 milyon kilo 

Brandi üretimi 32 milyon kilo

Bira üretimi 1 milyon kilo

Toplam içki üretimi 102 milyon kilodur

Abdülhamit Bergama’da Yunan rakısı uzo üretimi için de ferman verdi

Avrupa bağlarında bozulma başlayınca, başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri şarap ihtiyaçlarını Osmanlı’dan gidermişlerdir. Abdülhamit döneminde 1904’de, İmparatorluğun şarap ihracatı, tam 340 milyon litreye çıkmıştı. Dönemin Osmanlı gazetelerinde şarap ilanları dahi yayınlanıyordu.

1889’da İstanbul Erenköy’de 700 dönüm arazi üzerine üzüm bağları kurulup şarap üretimi başladı.  Ege’deki Sultaniye üzümü bağları, Abdülhamit döneminde şaraplık üzüm yetiştirilen bağlardı ve buradan Avrupa’ya şarap satılırdı.

Çeşitli markaların konyak ilan tabelaları İstanbul’un birçok yerine asıldı.

Abdülhamit döneminde Erdekli Kotroni Efendi’nin damıttığı Osmanlı konyakları ise Paris’te yarışmaya girmiş, madalyalar almıştı.

Abdülhamit döneminde içki üretimi ve tüketimi o derece yaygınlaşmıştı ki, Ayşe Fahriye Hanım’ın ilk baskısı 1883’te yapılan ve çok tutulan “Ev Kadını” adlı yemek kitabının 34. Bölümü evde rakı üretimini anlatmaktaydı. Hatta, Gazeteci Ahmet Cemaleddin Saraçoğlu’na göre, “Abdülhamit dönemi, vatandaşlar için kocaman bir meyhane” idi.

Oysa Allah Müslümanlara içkiyi haram kılmıştır. Elbette her insan istediği şekilde yaşamakta özgürdür ancak İslam Halifesi olan bir şahsın içki fabrikaları açılması için kendi imzasıyla tezkire yayınlaması ve içkinin yayılmasına destek olması kabul edilir bir durum değildir.

 
* * *



Bilal’in Babası’na anlatır gibi anlatalım
SEVR'i imzalayanı ASARIZ.



Saltanat Şurası Ege'deki işgaller üzerine 22 Temmuz'da İstanbul'da toplanan Saltanat Şurası, Paris'e Sadrazam Damat Ferit Paşa başkanlığında ikinci bir heyet ...
http://okudunmu.org/forum/index.php?topic=699.msg1528#msg1528
İkinci Meşrutiyet

İkinci Meşrutiyet (Osmanlı Türkçesi ايکنجى مشروطيت),
Osmanlı Anayasası'nın, 29 yıl askıda kaldıktan sonra, 23 Temmuz 1908'de yeniden ilân edilmesiyle başlayan ve
Mebuslar Meclisi'nin Sultan Vahdettin tarafından 11 Nisan 1920'de tasfiyesi ile sona eren dönemdir.

Bu dönemde, parlamenter demokrasi, seçim, siyasi parti, askeri darbe ve diktatörlük olgularıyla tanışılmış,
iki büyük savaş (Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı) yaşanmış ve imparatorluğun dağılmasına tanık olunmuştur.

Birinci Meşrutiyet resmen sona ermemiş ve anayasa değişmemiş olduğu için bazı tarihçiler tarafından, bir tek Meşrutiyet döneminin ikinci faslı olarak da değerlendirilir.

İkinci Meşrutiyet'in ilânından sonra derhal seçimlere gidildi.
Seçimlerin başlıca 2 partisi
İttihat ve Terakki Fırkası ile
liberal görüşlü Ahrar Fırkası'ydı.
Seçimleri ittihatçılar kazandı.
Seçimlerin ardından oluşan yeni Meclis-î Mebûsân 17 Aralık 1908'de çalışmalarına başladı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine damgasını vuran başlıca unsurlardan olan İkinci Meşrutiyet,
aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarına da büyük etkiler yapmıştır.[1][2]

Birinci dönem, 1908

Bunu izleyen dönemde,
ülkeyi perde arkasından yöneten İttihat ve Terakki yönetimine karşı bazı çevrelerde gitgide artan bir hoşnutsuzluk görüldü.

Ve sonunda 13 Nisan 1909'da bazı askerî birliklerin ve medrese öğrencilerinin katıldığı bir ayaklanma başladı;
bazı subaylar ve bazı milletvekilleri linç edildi ve İttihatçı olarak bilinen gazeteler yağmalandı.
Eski takvimle yeni takvim arasındaki 13 günlük farktan dolayı 31 Mart Vakası olarak anılan bu ayaklanma,
Selanik'ten gelen Hareket Ordusu tarafından 24 Nisan'da bastırıldı.
İkinci dönem, 1912

1912 seçimleri İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidarı altında gerçekleşti.
Temmuz ayında Arnavut isyanının başlaması ve Balkanlardaki siyasi durumun kötüleşmesi üzerine ortaya çıkan Halâskâr Zâbitân, 16 Temmuz'da bir muhtıra ile İttihat ve Terakki yanlısı Mehmed Said Paşa hükümetini istifaya zorladı.

Bâb-ı Âli Baskını, 1913
23 Ocak 1913'te Enver Bey önderliğinde bir grup İttihat ve Terakki fedaisi, Bâb-ı Âli'de bulunan Bakanlar Kurulu'nu toplantı halindeyken bastı.
Tarihte Bâb-ı Âli Baskını adıyla anılan bu askeri darbede Harbiye Nazırı Nazım Paşa çıkan arbedede öldürüldü, başbakan Kâmil Paşa silah tehdidi altında istifa ettirildi.
Erkân-ı Harbiye Reisi (genelkurmay başkanı) Mahmut Şevket Paşa sadrazam ilân edildi.

Sait Halim Paşa'nın sadrazamlığı altında,
ülke Mehmed Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa'lardan oluşan üçlü tarafından yönetildi.

Üçüncü Dönem, 1914–1918
I. Dünya Savaşı'ndaki yenilgiden sonra,
İkinci Meşrutiyet'in altı yıl sürmüş olan üçüncü Meclis-i Mebusan'ı 21 Aralık 1918'de feshedildi.

Dördüncü Dönem, Ocak 1920
Ancak ülkenin içinde bulunduğu işgal koşullarından ötürü Anayasa'nın emrettiği yeni seçim yaklaşık bir yıl süreyle yapılamadı.
Arap vilayetlerinin katılmadığı bir seçim, toprak kaybının resmen kabulü anlamına gelecekti.
Ayrıca yeni meclise İttihat ve Terakki yanlıların girmesinden korkuldu.
Ancak zaten parti kendini feshetmiş ve İngiliz baskısıyla üst yönetim kadrosu ülkeyi terk etmişlerdi.

Sivas Kongresi'nin seçim yapılmasında ısrarı üzerine istifa eden Damat Ferit Paşa kabinesi yerine
2 Ekim 1919'da kurulan Sadrazam Düztaban Ali Rıza Paşa hükümeti aynı gün seçim kararı aldı.

Bu seçimler Anadolu'da başlayan bağımsızlık hareketi, İstanbul yönetimi ve işgal devletleri tarafından isteniyordu.
İşgal devletleri istediği kararları aldırabilmek, İstanbul yönetimi yaptıklarına meşrûluk kazandırmak,
Anadolu hareketi ise millî mücadele için daha fazla güç bulabilmek için seçimleri istiyordu.
Aralık ayında yapılan seçimlere İstanbul dışında her yerden sadece Müdafaa-i Hukuk yanlısı mebuslar seçildi.
Mustafa Kemal Paşa iki ayrı ilden seçildiği halde, İstanbul'da toplanan meclise güvenlik gerekçesiyle katılmadı.

12 Ocak 1920'de toplanan Meclis, Anadolu hareketinden yana tavır aldı.
16 Şubat'ta Misak-ı Milli beyannamesi'ni oybirliği ile kabul etti.
16 Mart'ta müttefik devletler İstanbul'u geçici askerî işgal altına alarak Meclis başkanı Rauf Bey'i ve bazı mebusları tutukladı.
18 Mart'ta toplanan Meclis kendini süresiz olarak tatil etti.
Mebusların birçoğu Ankara'ya geçerek, 23 Nisan'da toplanan Büyük Millet Meclisi'ne katıldılar.

Tasfiye, Nisan 1920
11 Nisan'da padişah Mehmet Vahdettin meclisi resmen feshetti.
Bu tarihten Osmanlı Devleti'nin fiilen tarihe karıştığı 1 Kasım 1922'ye kadar Osmanlı hükümeti kâğıt üstünde varolmaya devam etti.
Gerek iç gerek dış politikada gerçek bir varlık gösteremedi.

MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #32 : 24 Mart 2019, 04:02:34 »


Bunu kim UYANDIRDI?

Nurettin Yıldız; Firavun sana söylüyorum Erdoğan sen anla
Konuşmasında Firavun’dan söz eden Nurettin Yıldız, isim vermeden Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ima etti.

“Firavun diyor;
Ne söylersem benim sözümdür o!
Ben de dosdoğruyu söylerim.
Yanılma payı yok beyefendinin.
Sen kimsin?”
diyen Nurettin Yıldız,
4000 sene önce böyleydi bu. Akıllar Allah'a teslim olmadığı sürece bugün de böyle” dedi.

Nurettin Yıldız konuşmasında,
Benim dışımda kim bir görüş belirtiyorsa düşmandır, casustur, vatan haindir
derken,
“İşte biz IMF'e borçlarımız var onları ödeyeceğiz,
vatandaş ses çıkartmasın. Ne dersem benim sözüm diyene;
elbette, elbette bir alkış!”
ifadeleriyle konuşmasına devam etti.

“BU ADAM ANAMIZI AĞLATTI BİZİM AMA OLSUN ÜLKEMİZİ DE KALKINDIRDI

Konuşmasında sık sık Mısır’daki Firavun benzetmeleri yapan Nurettin Yıldız şöyle konuştu:

“Firavun bunu yaparken;
Ey vatandaşlarım,
‘Sizi sömürmek istiyorum
demedi hiçbir zaman,
ülkemi kalkındırıyorum,
ben sizin için uğraşıyorum,
‘Bu saçları size hizmette ağarttım ben’
dedi hep.
Bu adam anamızı ağlattı bizim ama olsun ülkemizi de kalkındırdı.
Olsun Nil Nehri'nde köprüler yaptı.
Karşıya rahat geçiyoruz da dedirtiyor.
Bu tuzağa Müslüman nasıl kanmaz?

Şöyle kanmaz;
Bu güzel konuşmalarla işler arasında uyuma bakar.
Şûrasız hayat,
şûrasız yönetime talip olanlar
İslam sistemi talep etmiyorlar demektir.

Şûranın olmadığı yerde kıpkızıl yalan vardır.
‘Sen yalan söylüyorsun’ demek de kanuna aykırı olacağı için
hiç kimse onun yüzüne
‘sen yalancısın’
diyemeyecektir.
O yaşadıkça dosdoğru bir yalancıdır.
O kadar;
dosdoğru yalancıdır.”

Nurettin Yıldız'ın konuşmasında bölümler

MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #33 : 26 Mart 2019, 01:46:18 »
Bilmem Kimin Veledleri »
HİZBULLAH ÜYELERİNE “DOSTANE ÇÖZÜM”


Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı “öldürme talimatını” vermekten
18 yıl 9 ay hapis cezası alan “Hizbullah’ın yöneticisi” Mehmet Beşir Varol,
hükümetle varılan “dostane çözüm” kapsamında tahliye edildi.
Bilmem Kimin Veledleri

Bir Hizbullah üyesinin yargılandığı dönemde, gözaltında “yasal süreyi aşan bir şekilde tutulduğu”, “gözaltında işkence gördüğü”, “Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanması”, “uzun süren tutukluluk” ve “adil yargılama hakkının ihlal edildiği” gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yaptığı başvuru olumlu sonuçlanınca; Türkiye, benzer durumu yaşayan Hizbullah üyeleriyle “dostane çözüm” yoluna gitti.

HİZBULLAH ÜYELERİNE TAHLİYE
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre; “Dostane çözüm” kapsamında 50’ye yakını Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde olmak üzere 70’in üzerinde Hizbullah üyesinin serbest bırakıldığı öğrenildi.

Cezaevlerinden tahliye edilen Hizbullah üyeleri arasında Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan suikastının emrini vermekten yargılandığı davadan 18 yıl 9 ay hüküm giyen “Mele Mizgin” kod adlı Hizbullah yöneticisi Mehmet Beşir Varol, IŞİD’in Türkiye sorumlusu olduğu iddiasıyla tutuklanan Ebu Hanzala mahlaslı Halis Bayuncuk’un Hizbullah Şura Üyesi babası Hacı Bayuncuk da bulunuyor.

TAHLİYE EDİLENLER ÖRGÜT YÖNETİCİSİ
Hacı Bayuncuk, 2011’de tutukluluk süresini düzenleyen 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 102. Maddesi’nde yapılan değişiklik kapsamında aynı yıl tahliye edildi. Hizbullah’ın askeri kanat sorumlusu Cemal Tutar, şu anda Hizbullah’ın en üst aşaması olan liderliği ifade eden “Rehberlik” görevini yürüten Edip Gümüş ile Hizbullah’ın diğer üyeleri Mahmut Varol, Abdulkerim Kaya, Mustafa İpek, Mahmut Demir, Sinan Yakut, Şeymus Kınay, Kemal Gülsen ve Fuat Balca’yla birlikte 17 Hizbullah üyesi tahliye edildi.

EDİP GÜMÜŞ YURT DIŞINA KAÇTI
Kamuoyundan gelen tepkiler üzerine Cemal Tutar, örgütün şu anki lideri Edip Gümüş, Hacı Bayuncuk ve diğer tahliye edilen Hizbullah üyeleri hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Bayuncuk tekrar yakalanarak tutuklanırken, diğer Hizbullah üyelerinin yurtdışına kaçtığı belirlendi. Edip Gümüş ve beraberindekilerin yurtdışına kaçmasına yardımcı oldukları suçlamasıyla yargılanan Hür Dava Partisi yöneticileri Bahattin Temel, Sait Şahin ve Fikret Gültekin’e 6 yıl 3’er ay hapis cezası verildi.

OKKAN SUİKASTI SONRASI GÜNDEME GELDİ
Bölge kentlerinde 1990’larda işlediği cinayetlerle adından sıkça söz ettiren Hizbullah, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’a düzenlenen suikastın ardından “satır cinayetleri”,  “mezar evler”, “domuz bağlarıyla öldürülmüş insanlar”, “enseden bir kurşunla yapılan infazlar” Türkiye’nin gündemine girdi. İşkenceyle 188 sivilin öldürülmesinden sorumlu tutulan Hizbullah, Hüseyin Velioğlu’nun Beykoz’da bir villada öldürüldüğünde yanında bulunan ve tutukluluk süresinin kısaltılmasından sonra 2011’de tahliye edilen Edip Gümüş tarafından yönetiliyor.

MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #34 : 09 Nisan 2019, 00:37:14 »


Allah'ın devesi mi olur. Varmış. Biz onu kestik.

SEMÛD kavmi ve Salih Nebi
Araf Suresi 75.
Toplumundan büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen inanmış kimselere dediler ki: “Siz, Sâlih’in, gerçekten
Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz?” Onlar, “Kesinlikle biz o’nunla gönderilene inanıyoruz!”
dediler.

76.Büyüklük taslayan o kimseler, “Biz, sizin inandığınızı kesinlikle bilerek reddeden kimseleriz!” dediler. 77.Hemencecik de o
sosyal yardım ve destek kurumlarını ayakta tutan gelir kaynaklarını kuruttular ve büyüklenerek Rablerinin buyruğundan dışarı
çıktılar ve “Ey Sâlih! Eğer gerçekten gönderilen elçilerden isen, bizi tehdit ettiğini getir bize!” dediler.

78.Bunun üzerine hemen onları, şiddetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.
(Deprem demiyor, öldüler demiyor, sarsıntı ile çöktüler denmekte)
  فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَ
Feeḣażet-humu-rracfetu feasbehû fî dârihim câśimîn(e)
http://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=7&ayet=78

Bu kalıp birebir aynı şekilde Medyen halkı (Şuayb as kavmi) için de geçiyor.
A’râf Suresi 91. Ayet
فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۚۛ
Feeḣażet-humu-rracfetu feasbehû fî dârihim câśimîn(e)

Ra-Cim-Fe https://acikkuran.com/root/rjf

O kavim nelerde sapmış, A’râf Suresi 85. Ayet'inden itibaren anlatmaya başlıyor.
Şuayb'ın kavmine söylediklerinden;
..Allaha kulluk edin, kileyi, teraziyi tam tutun, nâsın eşyasına haksızlık etmeyin, yer yüzünü ıslahından sonra yine fesada vermeyin..
...öyle tehdid ederek her caddenin başına oturub da Allahın yolundan ona iyman edenleri çevirmeyin ve yolun çarpıklığını arzu etmeyin ...
Kavmindekiler;
... ya Şuayb! kat'iyyen, dediler: Seni de seninle beraber iyman edenleri de memleketimizden çıkarırız, yâhud ki sureti kat'iyede milletimize dönersiniz..

Şuayb'ın, kavmine dönüp benzer hitabı burada da var, A’râf Suresi 93. Ayet



79.Sâlih, o zaman onlara sırt çevirdi ve “Ey toplumum! Andolsun ki ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” dedi

Semûd kavminden Fecr, Necm, Şems, Burûc, Kaf, Kamer ve Sâd sûrelerinde de bahsedilmiş ve bu sûrelerin tahlillerinde bu kavim
hakkında bazı bilgiler verilmişti. Yararlı olacağını düşünerek bu bilgilerden Semûd sözcüğü ile ilgili olan kısmı burada
tekrar veriyoruz.

“SEMÛD” SÖZCÜĞÜ: Arap dili uzmanlarının çoğu  ثمود[semûd] sözcüğünün Arapça olmadığı ve dolayısıyla da çekimli olmadığı görüşündedir.

Bazı dilbilimciler ise sözcüğün Arapça olduğu ve smd kökünden türediği görüşündedirler.  ثمد[smd] sözcüğü, “maddesi [kütlesi]
bulunmayan su” demektir ve sözcük “az su” anlamı kastı ile “kırağı veya çiy suyu” için kullanılır. Bundan başka, su sarnıçları, içinde az su bulunan çukurlar, çukur kazılıp da suyun bulunamaması da semd sözcüğüyle ifade edilir.[49]

Semûd sözcüğü semd kökünden türemiş bir sözcük olarak kabul edilirse, “suyu kıt olan” anlamına gelir. Ancak Sâlih peygamber
kıssasındaki “deve” ve “su taksimi” ifadelerinin zâhirî anlamlarından yola çıkarak Semûd kavminin kırağı, çiy, sarnıç veya
suyu az olan kuyulara mahkûm olduğunu düşünmek ve onları az sayıdaki bedevîden oluşmuş bir kabile olarak görmek yanlış olur.

Çünkü Kur’ân’ın diğer âyetlerinde verilen bilgilerden anlaşıldığına göre, Semûd kavmi büyük bir medeniyettir ve kalabalık bir
halktır. Ayrıca kıssada geçen deve de bize göre hakikat manada değil, mecâz manada düşünülmelidir. Zira eski çağlarda tarım ve
hayvancılıkla geçinen toplumlarda, beş yaşında en verimli çağındaki bir devenin [en-nâkah], neredeyse çocuklardan bile değerli tutulduğu için kesilmesi mantıksızdır. Zaten âyette de bu deve, “Allah’ın devesi” olarak nitelenmiştir. Şems sûresi’nin
tahlilinde açıkladığımız gibi, devenin Allah’a izafe edilişi, onu kimsenin sahiplenemeyeceğini ifade eder ki, bu da tıpkı
“Allah’ın evi” [Beytullah] gibi devenin kimseye ait olmadığını, tüm insanlara, kamuya ait olduğunu gösterir.

74. âyetin sonundaki Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın ifadesinden,
Âd kavminden sonra o bölgede bir düzen kurulduğu anlaşılmaktadır. Yapılan ihtar da o düzenin bozulmaması ve kargaşa çıkarılmaması içindir. Bize göre, dolaylı olarak düzenin [adaletin] olmadığı yerde kargaşanın kaçınılmaz olduğu ve mülkün [yönetimin, devletin] temelinin adalet olduğu vurgulanmaktadır.

78. âyetteki “diz üstü çökekaldılar” diye çevirdiğimiz  جاثمين[câsimîn] sözcüğü, “hiç hareket etmeden, hiç bir şey hissetmeden diz üstü oturanlar” anlamında olup Semûd halkının düştüğü perişanlığı yansıtmaktadır.

79. âyetteki, (Sâlih de) o zaman onlara sırt çevirdi ifadesinden, Sâlih peygamberin bu olaydan sonra onların yanlarına uğramadığı ve onlara yardımcı olmadığı veya onlarla hiç muhatap olmadığı ve oradan ayrılıp uzaklaştığı anlaşılmaktadır.
Yine 79. âyetteki Sâlih peygamberin, Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim,

fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz ifadesi, Nûh peygamberin kıssasında olduğu gibi, peygamberlerin değişmez görevlerinin
“tebliğ” ve “nasihat” olduğunu bildirmektedir. Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, değişmez görevleri dışında peygamberlere
Yüce Allah tarafından ayrıca bir “teşri” [yasama] görevi ve yetkisi verilmemiştir.

Sâlih peygamber ile Semûd kavminin kıssası, İsrâîloğulları veya Uzakdoğu kıssalarından olmayıp Arap kıssasıdır. Bize göre,

Arapların iyi bilmeleri ve aralarında sıkça anlatmaları sebebiyle bu kıssaya Kur’ân’da birçok kez yer verilmiştir.

Semûd kavminin uğradığı felâketi anlatmak için kullanılmış olan recfe [şiddetli sarsıntı] ve yol açtığı korkunç olaylar, başka âyetlerde de dile getirilmiştir:

52.İşte, onların, şirk koşmak sûretiyle işledikleri yanlışlar yüzünden çatıları çöküp ıpıssız kalmış evleri. Hiç şüphesiz ki bunda, bilen bir toplum için bir alâmet/gösterge vardır.  (Neml/52)

31.Şüphesiz Biz onların üzerine korkunç tek bir ses gönderdik; ağılcının topladığı çalı-çırpı gibi oluverdiler.


* * *

Bir de bu "ZURNA"yı dinleyin. Cühela bu ve bunun gibileri dinliyor.







Peki bu BÜYÜCÜ sınıfı neden hep beslenmek zorunda?
yüksek rakamlara..
Çünkü..

BÜYÜCÜ sınıfını (din adamları) AÇ BIRAKMAMAK”..



MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #35 : 10 Mayıs 2019, 03:15:58 »


Oldu mu.. 
Hayal - Heva içinde yaşayanlar...
Ya Kim onlar?

1 sene geçmedi USD 6,20TL

MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #36 : 02 Haziran 2019, 04:19:17 »




VİDEOSU



SEKSO MANYAKLIK = İŞİD türü CENNET Beklentisi.




MANYAKLIK - AYET adamı SEKSO MANYAK YAPAR mı
Nebe’ Suresi 33. Ayet


https://twitter.com/edipyuksel/status/1138879963140988928



Türkiye IŞİD’inin karşılığı Ebu Hanzala: Allah, erkeklere büyük memeli bakire kadınlar ayarlamış…

El-Kaide ve IŞİD soruşturmalarında göz altına alınmasıyla gündeme gelen ‘Ebu Hanzala’ diye bilinen gerici bir sohbetinde Allah’ın erkeklere “memeleri yeni tomurcuklanmış, mercan gözlü, bakire kadınlar ayarlamış.” söyledi…

‘Türkiye’deki Selefilik’ veya ‘Türkiye IŞİD’inin karşılığı ‘Ebu Hanzala’ diye bilinen gerici Halis Bayancuk, sohbetinde, “Allah erkeklere cennette memeleri yeni tomurcuklanmış, mercan gözlü, bakire kadınlar ayarlamış” dedi.

‘ALLAH SENİN BELANI VERSİN KADIN’

‘Ebu Hanzala’ diye bilinen gerici tüm sohbette kadınları aşağıladı. Kadın düşmanı gerici, “Eğer bir kadın kocasına kötü davranırsa cennetteki huri hemen şöyle der; ‘Allah senin belanı versin kadın. O senin yanında emanet. Ona kötü davranma..'” diyecek kadar ileri gitti…

MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #37 : 06 Haziran 2019, 07:21:00 »


Artık herkes özgürce ibadetini yapıyor. Çok Şükür.
Şov yeri Kato Dağı.


Sabah akşam "namaz kıliyürler, alınları secdeli, oyumu tabiki namaz kılanlara atacağım" diyenler.
İbadeti Allah rızası yerine oy mevki makam rızası için yapmaya kalkarsanız
Rabbim işte böyle sizin gerçek yüzünüzü ortaya serer cümle aleme maskara yapar.
Tek üzücü olan şey mehmetçiğimizinde buna alet edilmek istenmesi.

Şaka gibi. 4 haziran 2019 soysuz soylu'nun katıldığı bayram namazı.

MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #38 : 07 Haziran 2019, 22:06:18 »


Dindar Ama Ahlaksız Olmanın Kodları
Özgür Koca
https://www.maviyorum.com/dindar-ama-ahlaksiz-olmanin-kodlari-ozgur-koca/


Dindar bir insan nasıl ahlaksız olabilir?
Allah’a ve ahiret gününe inanmaya devam ettiği halde
nasıl yalan söyleyebilir,
öldürebilir,
çalabilir?

Din esasen ahlakın olgunlaşması için verimli bir zemin sunar.
Tek, aşkın, ve mutlak bir varlığın her an gözetimi altında olduğunu bilen bir insanın hayatını daha dikkatli yaşamasını beklersiniz.
Yaptıklarının hesabını vereceğini bilen bir insan daha temkinli olmalıdır diye düşünürsünüz.
Gerçekten de dinini ciddiye alan bir insanın yapması gereken budur. Huzurda olmanın edebi ile geçmelidir bu dünyadan.
Ama tecrube bize gösteriyor ki her zaman böyle olmuyor. Dindar insanların ahlak ile telif edilemeyecek tavırlarını çok sık gözlemliyoruz.

Neden?
Maddi, yapısal, ve yorumsal pek çok sebebi var bunun.
Ben yalnızca din yorumları içinde ahlaka kurulmuş tuzaklardan bahsetmek istiyorum.
Bu tuzaklar farkedilmeden ve onlara karşı önlem alınmadan daha fazla dindarlaşma ahlak sorununu çözmüyor.

1- Mutlakçılık:
Bir din yorumu size mutlak doğruyu sunduğunu iddia ediyorsa bir tuzak ile karşı karşıyasınız demektir.
Buna inanan bir insan çok kolay kendisini dünyada ilahi iradenin temsilcisi olarak konumlandırabilir.
İlahî irade ile şahsın iradesi arasındaki sınır kaybolur.
Kişi kendi iradesi ile ilahi iradeyi aynileştirir.
İşte tam da burada kişiye yaptığı hastalıklı ve ahlaksız şeyler ilahi iradenin de talebi olarak görülür.
Bir militan kendisini siviller arasında patlatırken ya da
bir devlet başkanı bir grup insana zulm ederken kendisini aslında ilahi iradenin hizmetkarı ve uygulayıcısı olarak görmektedir.
İlahi iradeyi gasp etme çabası da diyebileceğimiz bu tavır müthiş bir kibir ima eder ama bu durumdaki bir insan bu kibri farkedemez bile.

2- Ütopyacılık:
Eğer din yorumunuz ütopik bir gelecek öneriyorsa gene bir tuzak ile karşı karşıyasınızdır.
Bu yalnızca dinî değil sekuler ideolojilerin de problemidir.
Troçki Komunist devriminden sonra hayatını kaybeden milyonlar hatırlatıldığında “devrim için ödenmesi gereken küçük bir bedeldir o” demişti.
Bir kez ütopik bir gelecek farzederseniz oraya giderken yapacağınız her şeyi meşrulaştırabilirsiniz.
Ne de olsa” halkların iyiliği,” “alem-i Islam” yada “apaydınlık ve tertemiz bir bahar” için yapmakdasınızdır herşeyi.
Böyle bir hedefe koşulurken ufak tefek arızalara bakılmaz.
Burada insan hayatı araçsallaşır ve ahlak terk edilebilir.

3- Bireyin kaybolması:
Aşırı grup vurgusu yapan din yorumları da ahlaken problemli tavırlar üretme potansiyeli taşır.
Hannah Arendt’in “kotülüğün banalliği” makalesinde değindiği gibi bireyin grup içinde kaybedilmesi ile kötülük arasında çok yakın bir ilişki vardır.
Ona göre Naziler birey olamadıkları için o kötülükleri yapmışlardır.
Emir komuta zinciri içinde düşünme ve değerlendirme kaabiliyetini yitirir insan.
Grup bireyi yutar.
Birey de buna mukabil grubun davranışlarından dolayı sorumluluk hissetmez.
Burada kötülük sıradanlaşır.
Banalleşir.
Ayrıca mazlumun sesi grup fanusunun içine giremez.
Grup içinde kendini kaybetmiş bir insan zihnen grubun dışına çıkamaz ki buna itiraz etsin.
Ancak kendi aklıyla düşünmeye cüret edenler grup olarak işlenen cinayetlerin önüne geçebilir. Birey olamayan insan daha kolay şiddet ve ahlaksızlık üretir.

4 -Seçilmişlik:
Ahlaken problemli tavırlar üreten din yorumlarında görülen başka bir özellik seçilmişlik vurgusudur.
Siz ve sizin gibi düşünenler seçilmiş bir gruptur.
“Ülkeye ve dünyaya huzur ve nizam” getirecek bir partinin, bir örgütün, bir grubun parçasızınızdır.
Ulvi bir davanın yükünü taşımaktasınızdır.
Sekuler grublarda da görülen bir davranış kodudur bu.
Kendinizi böyle ayrıcalıklı bir konuma yerleştiriseniz grubunuzun dışında kalanlar ikincilleşir.
Burada, mesela, kadrolaşma gibi ahlaken problemli tavırları meşrulaştırırsınız.
Ne de olsa bunu seçilmiş olan sizler kurtarmak istediğiniz kalabalıklar için yapmaktasınızdır.

5- Muğlaklık:
Din yorumunuz size ahlakın bazı temel prensibleri hakkında detaylı yol göstermiyorsa gene problemlerle karşılaşırsınız.
Mesela yalan söylemek haramdır.
Ama yalan söylenebilecek o kadar çok istisnaya kapı açarsınız ki bir müddet sonra istisnai haller kural haline gelir.
Bugün kendinizi mecbur hissedersiniz. Yarın ulvi bir amaç için yalan söylersiniz.
Ertesi gün doğruyu eksik söyleyerek yalan söylersiniz.
Sonra düşman üretirsiniz, hayatı bir “harb” olarak tanımlarsınız.
“Harb hiledir” den hareketle her türlü yalanı söyleyebilirsiniz.
Köleliğe, fuhşa, şiddete, irtikaba bir mesned bulabilirsiniz.
Vicdan azabı da hissetmezsiniz. Şuurunuzu susturmuşsunuzdur.

6- Boşluk:
Bazen de din yorumunuz manipulasyona açık boşluklar bırakır.
Mesela, din yorumunuz kadın hakları konusunda boşluklar ihtiva ediyorsa kadına karşı yapılmış ahlaksızca muameleleri kolayca meşrulaştırabilirsiniz.
Bir şey söylemeniz gereken hususta suskunsunuzdur.
Bu o hususta modern bağlam içinde yeterince sistematik ve detaylı çözümler üretilmediğine işaret eder.
Bu boşluklar istismar edilir.

7- Şiddet ve merhamet:
Bir başka ilginç mekanizma da şudur.
Şiddet ve ahlaksızlık merhamet süretinde görünür gözünüze.
Mesela İŞİD gibi bir organizasyon kendi dindaşlarını iki şekilde öldürür.
Bir, önce tekfir eder sonra öldürür.
İki, ve daha ilginci, öldürdükleri Müslümanları temizlediklerini düşünür.
Yani sizi aslında günahlarınızdan arındırmakta ve “kanınızla temizlemektedir”.
Sizin bunu isteyip istemediğiniz onun için önemli değildir.
O size, size rağmen, bir iyilik yapmaktadır.
Siz onun size yaptığı bu iyiliği ötede anlayacaksınızdır.
Burada ahlaksızlık ve şiddet kendini merhamet suretinde pazarlar.
Bu derecede olmasa da bu psikoloji özellikle devlet ve toplum ilişkilerinde jakoben bir otoriterlik süretinde kendini gösterir.
Rahatsız edicidir.
Boğucudur.

8- Sistem problemi:
Sahabe arasında yaşanan savaşlarda müşahade ediyoruz bunu.
Bireysel hayatları itibariyle örnek bir konumda olan bu insanlar
aralarındaki anlaşmazlıkları çözecek “hukuki ve siyasi” sistemi henüz kuramadıkları için savaşmak zorunda hissediyorlar kendilerini.
Bu sistem ile ahlak arasındaki ilişki üzerinde daha ciddi düşünmemizi gerektiriyor.
Ahlaka destek olacak sistemin de kurulması gerekiyor.
İyi bir şehir planlamacılığı yapmadan ve kurallar tesis etmeden insanlara sadece “trafik kurallarına uyun” demek yetmez.
Sistemi ve yapıyı kuramazsanız ahlak direnemiyor.
O açıdan iyi insan yetiştirmeye harcadığınız emek kadar iyi sistem inşa etmeye de dikkat etmek gerekiyor.

9- Duygu pompalaması:
Bir başka problem dinin yüksek düzeyde duygu pompalanması ile öğretilmesi.
Ahlak ise duygudan ziyade aklın konusu.
Hayatı rasyonel bir şekilde analiz etmeniz gerekiyor.
Aklı öteleyen ve onu “yanıltıcı bir alet” olarak gören din yorumlarının
son derece rasyonel bir uğraş olan ahlak konusunda yetersiz kaldıklarını görüyoruz.
Samimiyetle işlenmiş hatalar kaplıyor ufkumuzu.

10- Devlet ve iktidar:
Din ile iktidar arasındaki mesafe kaybolunca da din ahlak üretemiyor.
Devlet ile arası azalan din araçsallaşıyor.
Devlet güç eksenli düşündüğü için dinin iç mantığı ile çelişiyor.
Din zayıfın ve sivil toplumun yanında bir ahlak kaynağı iken gücün yanında durmaya başladığında devletin günahlarının fetvacısı konumuna iniyor.
Din ile güç karşılaştığında, bazı istisnalar hariç, kazanan hep güç oluyor.
Buradan modern Müslüman toplulukların din ile devlet ilişkisinin hem pratiği hem de teorisine dair ciddiyetle düşünmeleri gerektiği sonucu çıkıyor.

11- Dualizm:
Karşınızda kapkaranlık bir düşman tahayyül ediyorsunuz.
Hayatı dar’ul-harb ve dar al sulh gibi ikili kategorilerle anlamlandırıyorsunuz.
Karşı taraf “tek gözlü deccaldir”, “dış güçlerin işbirlikçisidir”, “haindir.”
Öteki o kadar kötüdür ki ona karşı ahlaklı olmak gerekmez.

Burada farklı davranış kodları devreye giriyor ve ötekine karşı ahlaki sorumluluklardan kurtuluyorsunuz.

Kısaca
akıldan ve düşünceden uzaklaşan,
güce yaklaşan,
utopik,
dualist,
seçkinci,
devletçi,
muğlak,
konformist,
aşırı duygusal,
sistem kuramayan din yorumları ahlak üretmekte yetersiz kalıyor.

Bunlar ahlaka kurulan tuzaklardan bazıları.

Görüldüğü gibi Allah’a ve ahiret gününe inansanız bile bu tuzaklara düşebilirsiniz.
Din ile ahlak arasında yeni köprüler kurmak istiyorsak bu tuzaklar üzerinde dikkatle düşünmek ve
daha sağlıklı yorumlar üretmek gerekiyor.
Dini bir biat ve itaat kültürüne indirenler dine büyük bir kötülük yapıyor.

MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #39 : 07 Haziran 2019, 22:07:36 »


Recep ile yaşanan durum: Ekonomik ENSEST İLİŞKİ
Bunu yapan, HER ŞEYİ YAPAR

MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #40 : 07 Haziran 2019, 22:09:46 »
ŞEYHLER.. Siz Çok biiyorsunuz ya..
Kimi KAYNAKLARI için ÖLESİYE SAVAŞIR => https://youtu.be/RN8Js2ERcpo?t=217
Kimi de CB sıfatı ile başkalarına PEŞKEŞ ÇEKER (Büyük İHANET)




3 TRİLYON DOLARIMIZ var ZÜÜRTÜZ.
Artık bu talana DUR DEMEK lazım.







Ahmet Necdet Sezer 5574 sayılı yeni petrol kanununu veto etmişti.
Aradan beş yıl geçti ve
AKP iktidarı yeniden eski veto edilen yasaya
nazire yaparcasına yeni bir yasayı Meclis’e gönderdi.

Peki, bu yasa ne getiriyor, daha doğrusu neler götürüyor?

TPAO, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı 1954 yılında kuruldu.
Devletimiz adına petrol arama ve üretme faaliyetlerinde bulunma hakkını elinde tutan tek kuruluş.
İşte bu yeni yasa TPAO’dan bu yetkiyi alıyor artık TPAO sizlere ömür, o da sıradan bir şirket haline geliyor.
Pek tabii en kısa sürede özelleştirme kapsamına alınırsa şaşırmayın.

Ülkenin en önemli konularının başında enerjide dışa bağımlı olmamız geliyor.
Bu kadar petrol ve türevi kaynağa sahip olduğumuz halde
enerjide dışa bağımlı olmamız başlı başına bir soru ama görünen o ki AKP iktidarı işi kökten çözüyor.

TPAO tamamı ile devre dışına çıkarılarak
ülkenin eli, kolu, ayağı, boynu tam bağlanıyor.

TPAO’nun önü kesilirken yeni yasa ile
global şirketlere ülkenin petrol yataklarını tam da talan etmelerine müsaade edecek imtiyazlar veriliyor.

Orman alanlarına, milli parklara hatta askeri alanlara bile kuyu açma izni bu yasa ile
global petrol şirketlerine tanınmış oluyor.

Olası çevre zararında da verilecek maksimum ceza 500 bin TL.
ABD petrol firması Chevron Amazon ormanlarının anasını ağladı Ekvator
en son Chevron’a 18 milyar dolar ceza kesti, bizde olası aynı durumda ceza sadece 300 bin dolar.

Bu petrol firmaları aldıkları ruhsat alanlarındaki hatta civarındaki tüm su kaynaklarının da tek sahibi oluyorlar

Açtıkları kuyulardan istedikleri yere petrolü taşımak için ülkemizde boru hattı döşeyebilirler.
Çalıştıracakları personel yabancıların çalışma usullerini düzenleyen 4817 sayılı kanuna tabi olmayacaklar.
Elde edilen kazanca gelince “eh Türk’ün malı deniz yemeyen keriz” dercesine gelirler yabancıya akıyor.
Kendi topraklarımızda biz aç gezerken birileri milyar dolarlarına milyar dolar ekleyecek.

Diğer bütün kanunlarda olduğu gibi bu kanunda da yapılan global şirketlerin çıkarlarını maksimize ederken milletin menfaatlerini göz ardı etmekten başka bir şey değil.

Allah için söyler misiniz bu kanunda milletin menfaatine ne var?
Sadece petrol sahasında değil bütün doğal kaynaklarımız
AKP iktidarı döneminde yabancı firmaların talanına açıldı
topraklarımızın yüzde 25’i maden ruhsatı olarak yabancılara terk edildi.

Sevr ile elde etmek istediklerini maalesef son on yılda top tüfek atmadan millete sandıkta AKP’ye oy attırarak elde ettiler.
Kaybedilen sadece madenler değil, çocuklarımızın geleceği ülkenin istikbalidir.

AKP iktidarı önce milleti, şimdi de kamu kurumlarını devre dışı bırakarak ille de elin yabancısı deyip duruyor.
Sanırım artık bu talana dur demenin zamanı geldi.
http://www.yenimesaj.com.tr/artik-bu-talana-dur-demek-lazim-H1220454.htm

* * *

Yattık-Kalktık Hooop: Kapitülasyon gibi Petrol Kanunu
http://www.habertuar.com/ekonomi/yattik-kalktik-hooop-kapitulasyon-gibi-petrol-kanunu-h29284.html

Türkiye gündemi Gezi Parkı ekseninde gelişen olaylar ve sert tartışmalarla meşgulken,
hükümetin Cumhurbaşkanı'nın onayına sunduğu yeni Petrol Kanunu sessizce yürürlüğe girdi.

PETROL KANUNU’NDAN  "MİLLÎ MENFAATLER" İFADESİ ÇIKARILDI...

PETROL SEKTÖRÜ DE YABANCILARA TERK EDİLİYOR...
TPAO’NUN SATIŞININ ÖNÜ AÇILIYOR...

Türkiye gündemi Gezi Parkı ekseninde gelişen olaylar ve sert tartışmalarla meşgulken,
hükümetin Cumhur-başkanı’nın onayına sunduğu yeni Petrol Kanunu sessizce yürürlüğe girdi.
Yeni Türk Petrol Kanunu ile petrol sektöründe yabancıların önü tamamen açılırken,
devletin bu kritik sektörden çıkışının da tohumları atıldı.

"Millî menfaat" buhar oldu!

Resmi Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe giren Türk Petrol Kanunu ile petrol arama ve
üretiminde bulunmanın temel kriteri olan “talebin millî menfaatlere uygun olması” ölçütü yasadan çıkarıldı ve
ülke çıkarını gözetme anlayışı terk edildi.

Yabancı devlet şirketlerine uygulanan koşullar kaldırıldı ve
stratejik öneme sahip petrol arama ve üretim faaliyetinde yabancı devletlerin hakimiyetinin önü açıldı.
Bir şirketin sahip olabileceği arama ruhsat sayısındaki kısıtlama kaldırılırken,
yabancı şirketlere vergi muafiyeti ve kâr transferi imkanı tanındı.

Tpao'nun Özelleşmesi Yakındır

Yeni Petrol Kanunu’na göre,
çıkarılan petrolün sekizde yedisi kadar olan kısmının yabancılara verilmesi
gibi ayrıcalıklar yabancı sermayenin önünü açarken,
TPAO’nun sektördeki rolünün zayıflatılması ve giderek pasifize edilmesi anlamına geliyor.

Sağlanan bu imtiyazlar ve ayrıcalıklarla birlikte sektördeki inisiyatifin yabancı petrol tekellerine geçmesi mukadder görünüyor.
Giderek atıl hale gelen ve zarar etmeye başlayacak olan TPAO’nun da önümüzdeki yıllarda özelleştirilmesinin önünün açıldığı görünüyor.

Asıl şimdi gidin anayasa mahkemesi'ne!

Olur olmadık her yasanın iptalini isteyen;
dahası çoğu zaman bu milletin inancı önündeki engelleri kaldıran düzenlemeler sözkonusu olunca
büyük bir heyecanla soluğu Anayasa Mahkemesi’nin kapısında alan ana muhalefet partisi CHP’ye sesleniyoruz.
Bari bu kez milletin hayrına bu kapıyı çal.
Gezi Parkı’ydı, Taksim’di derken toz dumanı götürürken Meclis’ten sessiz sedasız bir şekilde ustaca geçirilen ve Cumhurbaşkanı’nca da onanarak yürürlüğe giren gayri milli Petrol Yasası’yla ilgili düzenlemelerin iptali için gerekeni yap!..

Milli menfaatler sadece amaç kısmında yer alıyorken, yasada madde olarak konulmaması dikkat çekiyor.

Ancak, petrol hakkı sahibi yabancılar da Türk kara suları dâhilinde petrol arama ve üretim faaliyetlerini icra edebilirler.

Bir arayıcı veya işletmeci ürettiği petrolün sekizde birini devlet hissesi olarak ödemekle yükümlüdür.

Arama veya işletme ruhsatları ile ilgili olarak yapılan petrol işlemlerinde kullanılan petrolden devlet hissesi alınmaz.

Araştırma sonucu elde edilen bilgiler genel müdürlüğe de verilir ve genel müdürlük sekiz yıl süre ile bu bilgileri gizli tutar.

Hudutlarda, askeri yasak bölgelerde, tarihi yerlerde ve yerleşim yerlerine hangi mesafede petrol işlemi yapılabileceği hususu yönetmelikle belirlenir.

Türkiye arazisi, bu Kanun bakımından kara ve deniz bölgeleri olarak ikiye ayrılır. Kara ve deniz bölgelerini ayıran sınır kıyı çizgisidir

İşletme ruhsatı sahibine talebi hâlinde, ürettiği petrolü nakletmek üzere boru hattı inşa izni verilebilir.

Türkiye kısır tartışmalar ve siyasi çekişmelerle uğraşırken
Cumhurbaşkanı Gül tarafından geçtiğimiz gün onaylanarak yürürlüğü giren Türk Petrol Kanunu ile ilgili endişeler giderek artıyor.
Sadece adında milli menfaat güdülerek ‘Türk’ konulan kanun ile birlikte yabancılara Türkiye’nin kara ve deniz sahalarında petrol arama, bulma, satma imtiyazlarının getirilmesi endişeleri de beraberinde getirdi.

Tpao’nun özelleştirilmesinin ilk adımı atıldı!

Sadece petrol çıkarma, ruhsat almanın yanı sıra
çıkarılan petrolün sekizde, yedisi kadar olan kısmı da yeni kanunla yabancılara imtiyaz olarak verildi.

Öte yandan Türkiye’nin bu konuda tekel konumundaki kuruluşu olan
Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın ilgili alanına da yabancı şirketler ortak oldu.

Ancak TPAO’nun bu kanunla zayıflatıldığı ve önümüzdeki yıllarda özelleştirilmesinin de yolunun açıldığı ifade ediliyor. 
6326 sayılı önceki Petrol Kanunu’nu değiştiren Türk Petrol Kanunu ile petrol arama ve
üretiminde milli şirketimiz TPAO’nun konumu zayıflatılırken,
yerli ve yabancı sermayenin önü açıldı.
Sektörde inisiyatif önümüzdeki günlerde yabancı petrol tekellerine geçecek.

Arjantin Tam Tersini Yaptı

Türkiye yeni kanunla TPAO’nun özelleştirilmesinin yolunu açma girişimlerinde bulunurken
dünyada ise bunun tam tersi sergileniyor.

Son olarak 2012 yılında, özelleştirmelerin yıkıcı sonuçlarından en fazla zarar gören ülkelerden birisi olan Arjantin’de
İspanyol Repsol tarafından satın alınan eski milli petrol şirketi YPF yeniden kamulaştırıldı.

El Turco lakaplı Carlos Menem döneminde özelleştirilen ve 1999 yılında İspanyol Repsol’e satışı tamamlanan
Arjantin’in milli petrol şirketi YPF’nin yüzde 51’lik hissesinin kamulaştırılması Haziran 2012’de sonuçlandırıldı.
Kamulaştırmaya gerekçe olarak ise YPF’yi alan İspanyol Repsol’ün gerekli yatırımları yapmaması, eksik üretim politikası nedeniyle üretimin düşmesi ve Arjantin’in petrol bağımlılığının artması gösterildi.

Arjantin’in 2000-2010 yılları arasında petrol talebinin yüzde 40 oranında artmasına karşın petrol üretimi yüzde 22 oranında düşmüştü.
YPF’nin kamulaştırılmasıyla, dünyada büyük petrol şirketleri listesine bir kamu şirketi daha böylelikle eklendi.
Dünyada halihazırda toplam rezervlerin yüzde 80’inden çoğu ulusal petrol şirketleri tarafından kontrol ediliyor.
Dünyanın en büyük 20 petrol şirketinin hisselerinin üçte ikisinden fazla bir bölümü yine kamuya ait ulusal petrol şirketlerinin elinde bulunuyor.

Sivil Toplumun Görüşü Dikkate Alınmadı

Geride kalan 5 yıllık dönemde,
beklemede tutulan Petrol Kanunu bugün ülkemiz oldukça hassas bir dönemden geçerken sessiz sedasız kanunlaştı.
Bu kanunun hazırlanması ve TBMM’de kabul edilmesi sürecinde petrol arama ve
üretim süreçlerinde yer alan TMMOB’ye bağlı Petrol, Jeoloji ve Jeofizik Mühendisleri Odaları, Türkiye Petrol Jeologları Derneği ve Petrol-İş Sendikası’nın ortak önerilerinin çoğu dikkate alınmamış,
mevcut haklarının bir kısmı elinden alınmak istenen kamu şirketi TPAO’nun idarenin memuru olduğu ifade edilerek görüşü dahi sorulmamış,
ancak özel sektörün tüm talepleri karşılandı.

Milli Menfaatler de Kaldırıldı

Söz konusu Türk Petrol Kanunu ile eski yasada yer alan ‘Milli Menfaatler’ bölümü kaldırılarak
ülke menfaatlerinin gözetilmesi esası da yok sayıldı.

Bu doğrultuda;

* Milli Menfaatler ibaresi yasa tasarısının sadece amaç maddesinde göstermelik olarak yer almış, ancak maddelerde kendine yer bulamadı.

* Petrol arama ve üretim faaliyetinde bulunmak için yapılan başvurunun değerlendirilmesinde mevcut yasanın temel kriteri olan “talebin milli menfaatlere uygun olması” ölçütü yasa tasarısından çıkarılarak; öncelikle ülke çıkarını gözetme anlayışı terk edildi.

* Yabancı devlet şirketlerinin petrol faaliyetinde bulunabilmeleri için uygulanan koşullar kaldırılarak, stratejik öneme sahip petrol arama ve üretim faaliyetinde yabancı devletlerin hakimiyetinin önü açıldı.

* Devlet adına petrol arama ve üretim faaliyetlerinde bulunma hak ve anlayışı terk edilmiştir. Böylece kamu kuruluşumuzun özelleştirilmesinin önü açıldı.

* Bir şirketin sahip olabileceği arama ruhsat sayısındaki kısıtlama kaldırılırken,  tek bir şirketin tekel oluşturabilecek şekilde tüm ülke kara ve deniz alanlarında hak sahibi olmasının riski ortaya çıkmış oldu.

* Yabancı şirketlerin ithal etmiş oldukları sermayelerini, Devlet hissesi hariç kurumlar ve gelir vergisinden muaf tutularak getirdikleri döviz cinsinden ve transfer tarihindeki kur üzerinden yurtdışına transfer etmelerine olanak sağlanmıştır. Bu düzenleme ile yabancı yatırımlar için sermaye ve kâr transferlerine önemli kolaylıklar getirilmiştir.

Petrol-İş: Tpao’nun Zayıflatılmasının Hiçbir Gerekçesi Olamaz

Petrol-İş Sendikası’nın konuya ilişkin eleştirilerinde, şu görüşlere yer verdi:

“Türk Petrol Kanunu ile yerli ve yabancı sermayenin sektörde önü açılmakla kalmayacak,
kanunun yürürlüğe girmesi ile bazı ayrıcalıkları ve devlet adına faaliyet gösterme konumu ortadan kaldırılacak olan kamu kuruluşumuz TPAO’nun sektördeki öncü konumu zayıflayacaktır.
Kanun TPAO’yu kolsuz ve kanatsız bırakacak, dikey entegre yapıya sahip dev petrol tekelleri ile denk olmayan koşullarda rekabet etmeye zorlayacaktır.

Dünya devletlerinin tümü, petrol sektörlerini güçlendirmek amacıyla, çoğunlukla kamu eliyle kurdukları petrol şirketlerini arama, sondaj, ham petrol üretimi, boru hatları ile taşıma, rafinaj, petrokimya, kimya, dağıtım, pazarlama, faaliyetlerini de içerecek biçimde dikey entegre bir yapıda oluşturmuşlardır.
Bu doğrultuda, petrol sektöründe dünyada devlet şirketlerinin yükselişi devam etmektedir.

Ayrıca hükümet TPAO’nun özelleştirilmesi ile ilgili düşüncelerini kamuoyu ile açıkça paylaşmıştır.
Kanunun ilgili komisyonda görüşülmeye başlandığı 19 Mart 2013 tarihinde çalışmalara katılan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, TPAO’nun THY modeli ile özelleştirileceğini açıklamıştır.
Bu açıklama, hükümetin TPAO’nun kamusal niteliğini ortadan kaldırma hedefinin itirafıdır ve
Türk Petrol Kanunu’nun asıl amacını gözler önüne sermektedir.
Akdeniz ve Irak başta olmak üzere ülkemizin içinde bulunduğu coğrafyada petrol ve
doğalgaz kaynaklarının bir çatışma ve emperyalist rekabet konusu olduğu son günlerde bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
Böylesi bir dönemde, petrol sektöründe yerli ve yabancı sermayenin menfaatleri için ulusal çıkarlara aykırı bir şekilde hazırlanan Türk Petrol Kanunu ile kamu kuruluşumuz TPAO’dan vazgeçilmesine izin verilmemelidir”


MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #41 : 07 Haziran 2019, 22:11:46 »



Ben Böyleysem - Sen Öyleysen YUH YUH 





Allahin devesi'ni kestik. Belamızı Bulduk.
Allah'ın devesi mi olur. Varmış. Biz onu kestik.


Ben Böyleysem - Sen Öyleysen YUH YUH

Uzaktan yakından, yuh çekme bana!
Sana senin gibi gibi baktım ise yuh
Efendi görünüp bütün insana
Hakkın kullarını yıktım ise yuh

Yuh yuh, yuh yuh soyanlara
Soyup kaçıp doyanlara
İnsanlara kıyanlara
Yuh nefsine uyanlara, yuh!

Ben hoca değilim, muska yazmadım, muska yazmadım
Ben hacı değilim, Arap gezmedim
Kuvvetliyi tutup tutup zayıf ezmedim
Namussuza boyun boyun eğdim ise yuh

Yuh yuh, yuh yuh soyanlara
Soyup kaçıp doyanlara
İnsanlara kıyanlara
Yuh nefsine uyanlara, yuh!

Bu kadar milletin hakkın alanlar, hakkın alanlar
Onları kandırıp zevke dalanlar
Diplomayla olmaz olmaz hakim olanlar
Suçsuzun başına, hey dost, çöktüm ise yuh

Yuh yuh, yuh yuh soyanlara
Soyup kaçıp doyanlara
İnsanlara kıyanlara
Yuh nefsine uyanlara, yuh!

Ne demek efendim, bey ve amele, bey ve amele
Fakir soymak yakışır mı kemale?
Rüşveti hak bilip bilip her dakika hile
Yapıp yapıp inkâr inkâr ettiysem yuh

Yuh yuh, yuh yuh soyanlara
Soyup kaçıp doyanlara
İnsanlara kıyanlara
Yuh nefsine uyanlara, yuh!

Ben insanım, benden başlar asalet, başlar asalet
Asillere paydos, beye nihayet
Şu insanlık derde derde girerse şayet
Ona yar olmaktan bıktım ise yuh

Yuh yuh, yuh yuh soyanlara
Soyup kaçıp doyanlara
İnsana kıyanlara
Yuh nefsine uyanlara

Aşık Mahzuni Şerif
Selda Bağcan

* * *



















Recep sana diyor;
Hele şu İMANI BOZAN şeyleri anlat


İsmail (Recep) efendi; müsade var ise bir iki hasbihal edelim deriz....
Ben namazı bozan şeyleri bilirim.. Abdesti bozanlarıda,ee orucu bozan şeyleride....
Bilirsin elbet, bilmez misin sen! Sana tutup bunları anlatıverir değiliz canım...
Sen onları bizden daha eyi biilirsin...
Sürüsüne bereket şeyh efendiler,müftü efendiler anlatırlar ha anlatırlar...Var olalar!
Anlatırlar amma sanılmaya ki din budur!
İmdi öyle bir hale getirdiler ki bu işi,
sanki bu din abdestin nice alınacağından, orucu, namazı neyin bozacağından başka bişey değildir..
Oruç dediğin, abdest dediğin, namaz dediğin, iman var ise var azizim..
Hele sen şu imanı bozan şeylerden bahset bize de abdestimiz tuta!!
Anlat hele Müftü efendi; orucu nelerin bozduğunu ezber çokta zor değil...
Sen asıl imanı bozan haller neler ola? Onu anlat hele!
Kul hakkı yemek,
Emeği hiçe saymak,
İşi ehline vermemek,
Adam kayırmak,
İşine ve tartısına hile karıştırmak,
Hırsa kapılmak,
Zayıf bulunca zulmetmek,
Büyük görünce dalkavukluk etmek,
Topluluk içine fitne sokmak,
Bölüştürmek değil bölücülük yapmak,
Dostunu dahi kıskanmak,
Yalan söylemek,
Buğz beslemek..

MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #42 : 07 Haziran 2019, 22:14:59 »


BULDUM BULDUM.. İblis'i.
NEREDE oturur? HANGİ KIYAFET'de?



7. Araf suresi 14. ayet
1   kale:   dedi   قول
2   enzirni:   bana süre ver   نظر
3   ila:   kadar   
4   yevmi:   güne   يوم
5   yub'asune:   tekrar dirilecekleri   بعث

7. Araf suresi 15. ayet
1   kale:   dedi ki   قول
2   inneke:   haydi sen   
3   mine:      
4   l-munzerine:   süre verilmişlerdensin   نظر

7. Araf suresi 16. ayet
https://acikkuran.com/7/16

1   kale:   dedi ki   قول
2   febima:   karşılık   
3   egveyteni:   beni azdırmana   غوي
4   leek'udenne:   ben de oturacağım   قعد
5   lehum:   onlar(ı saptırmak) için   
6   siratake:   senin yolunun üstüne   صرط
7   l-mustekime:   doğru   قوم

Abdülaziz Bayındır

MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #43 : 08 Haziran 2019, 22:06:47 »


AF Allahım AF.!
biz bunu
hakedecek
ne yaptıysak

AF..


Allah, pisliği, AKLINI İŞLETMEYENLER üzerine ATAR (indirir)
Yunus Suresi - Ayet: 100

MASI

  • Faydalan Bu Zat'dan
  • *****
  • İleti: 4330
    • OKUDUN MU
Ynt: İSLAMLAŞIYORUZ...
« Yanıtla #44 : 11 Haziran 2019, 15:45:38 »



Siyasal İSLAMLAR
varlığını hep YALAN üzerinden YAŞAR ve YAŞATIR..


Sabahattin ÖNKİBAR